‘Darbuka Solo’dan darbuka koroya

Cemed Loma’nın ‘Darbuka Solo’ adlı ilk kitabının yayın tarihi Haziran 2022. O açıdan, bu yazı gecikmiş bir inceleme yazısı olarak da değerlendirilebilir, genç bir şaire erken bir merhaba yazısı olarak da. Gerçi ne fark eder ki? Şiirin zamanı, evrenin uzay-zamanından da farklıdır, kişilerin bireysel, ülkelerin toplumsal zaman algısından da. Akreple yelkovan arasındaki diyalektik ilişki, ne takvimlerle ne de saatlerle kurduğumuz o doğrusal, çizgisel ilişkiyle açıklanamaz şiir söz konusu olduğunda. Seksen yaşındaki bir şairin şiirleri günümüz “genç şiiri”ne dahil olabileceği gibi, genç bir şairin şiirini de pekâlâ, hem dili hem hayata bakışı açısından eski şiirin antolojisine dahil edebiliriz. Kaldı ki, ülkenin gündemine bakarsak, başka bir ülkenin on yılda yaşayabileceği kaosun toplamını birkaç ayda yaşayabilen, başka bir ülkenin birkaç ayda yaşadığı ilerlemeye on yılda ulaşamayan bir coğrafyada, yayınlanan bir kitap hakkında dokuz ay sonra bir yazı kaleme almak, ne geçtir ne erken. Tam zamanıdır da diyemeyiz. Çünkü hiçbir şeyin tam zamanı değildir. Akrep hep sabit kalır, yelkovan, hızına erişemeyeceğimiz şekilde döner durur buralarda.

‘Darbuka Solo’, yayınlanır yayınlanmaz epey ilgiyle karşılandı. Bence, bunun iki önemli nedeni var. Her iki neden de, günümüzde genç şairler tarafından yazılan şiirin taşıdığı ortak özellikleri taşımakla birlikte, o özellikleri olumlu anlamda dönüştürerek genç şiire getirilebilecek eleştirileri hem bertaraf eden hem de dönüştüren bir şiire imza atmasıyla doğrudan ilgili Cemed Loma’nın.

Günümüz şiirinin en yaygın özelliklerinden biri, “ben” diliyle yazılması ancak bu “ben”in kitleselleşememesi. “Ben” dili kullanmanın bir sakıncası yok elbette ancak bu ben bir diğerine, yani alımlayıcıya, okuyucuya geçmiyor ve şiir öznesinin kendi ekseni etrafında dolaşmasıyla sınırlı kalıyorsa, ister istemez bu tıkız bir şiire götürür bizi. Aslında, kuşaklar boyunca tartışılagelen bireysellik/bireycilik ikileminin de odak noktasıdır bu. Her ne kadar bunun günümüz şiirinin yaygın özelliklerinden biri olduğunu söylediysek de, “ben”de takılı kalma halinin yeni bir şey olmadığını da belirtmek gerek. Ahmet Oktay, ‘İmkansız Poetika’ adlı kitabında yer alan, 1990 tarihli bir yazısında dönemin genç şiiri için şöyle diyor: “Kendini arayan ben, bu arayışı örtmek için kendini varmış gibi sunuyor.” Bunun önemli bir tespit olduğunu düşünüyorum. Kendini arayan “ben”in, bu arayışın sonucunda bir hedefe ulaşamaması ve bunu örtmek için de kendini varmış gibi sunması, şiirin terkidir. Demek ki, 1990’larda kendini arayan ben, 2023’te bu arayışı sürdürüyor. Yine de, aranan “ben”in otuz üç yıldır bulunamadığı sonucunu çıkarmamak gerek buradan. Hangi dönemde olursa olsun, “ben”i bulanın güçlü bir şiire imza atabildiği, bulamayanın fasit bir dairede takılı kaldığını imliyor bu tespit aslında.

Darbuka Solo, Cemed Loma, 80 syf., İthaki Yayınları, 2022.

BİRİNCİ TEKİL ŞAHISTAN BİNİNCİ TEKİL ŞAHISA

Cemed Loma, sıklıkla olmasa da “ben” dilini kullanan şairlerden. “korkmuyorum farları açık evlerden/ mektup beklemekten merdiven silmekten/ sabahın köründe renkli renkli gözler toplamaktan” dizelerini bu söylem tarzına örnek olarak gösterebiliriz. Ancak, farları açık evlerden, mektup beklemekten, merdiven silmekten korkmayan şiir öznesi, sabahın köründe renkli renkli gözler topluyor ki, şiirin adı olan Harika Talan’ı ve şiirin devamındaki bazı dizeleri düşündüğümüzde, buradaki ben’in toplumsal yapının yansıması olduğunu görüyoruz. “yetmiyor bu koridor bu ahmak kapı bu ülke”, “direne direne delirenler söylesin/ söylesin sınıflara şarkı koyan” dizeleri sayesinde o “ben”in, aslında, toplumsal bir travmanın pençesinde yaşayan “biz” olduğunu anlıyoruz. “Keşke Kalahari çölünde belkiler içinde/ onu orasından bunu burasından/ otlatan bir çingene olsaydım” dizeleriyle başlayan Yuhlar Korosu adlı şiirde de, onu orasından bunu burasından otlatan bir çingene olmak isteyen şiir öznesi, şiirin ilerleyen bölümlerinde “yumruğumuz belli olsun” diyerek zaten şiir dilini ben’den biz’e dönüştürdüğü gibi, “kucaklayamıyorsun dünyayı karnı insan dolu onun” diyerek insanı yok eden (doğayı değil bence) sistemi deşifre ediyor.

“geyik resimli yün kazaklarımı/ neredeyim diye katlayıp/ başımın altında uyursam geçtiğime/ o kadar kemiğin kaynaması bin yılımı alır” dizelerinde ise şiir öznesinin geyik desenli yün kazaklarını katlayıp yastık yapması, bu eylemi, “nerede” olduğunu sorgulamasıyla, aslında bilmemesiyle ilişkilendiriliyor. Bu sorgulama hali hepimizi ilgilendiriyor çünkü dayandığı temel mesele yün kazaklarını başının altına koyan şiir öznesini aşıp, tarihsel bir sürece yönlendiriyor okuru: O kadar kemiğin kaynaması bin yılımı alır! Buradaki birinci tekil şahıs, söz konusu bin yıllık bir süreç olduğu için, aslında “bininci” tekil şahıstır. Şiiri yazanın ya da şiir öznesinin bin yılı, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayanların yılı, yıllarıdır aslında.

BAĞLAMIN İNCE İLMEKLERİ

Gelelim bu şiirlerin ilgiyle karşılanmasının ve günümüzde yazılan şiirlerden bir ölçüde ayrışmasının ikinci nedenine. II. Yeni şiiriyle birlikte güçlü biçimde hayatımıza giren “alışılmadık bağdaştırmalar” olarak da adlandırılan imge türünün, çok daha yoğun ve uç örnekleriyle karşılaşıyoruz günümüz şiirinde. Gösteren ile gösterilen arasındaki doğrusal ilişkinin zayıf olduğu ancak zayıf olduğu kadar da çağrışıma zemin hazırladığı bir imge türü bu. Okura, ilk bakışta çok çarpıcı hatta sarsıcı gelen bu tür imgelerin riski, eğer kendi içinde bir bağlam oluşturuyorsa şiiri çok güçlendirmesi ama bağlam kurulamamışsa, sadece anlam açısından değil, çağrışım açısından da zihinde hiçbir yere oturamaması, sönümlenip gitmesi. Sözcüklerin çarpıcı ve etkileyici biçimde yan yana dizildiği ama belli bir bağlama oturtulamadığı çok sayıda imgeye rastlayabiliyoruz günümüzün genç şiirinde.

Cemed Loma, yer yer bu tarz imgeler kullansa da, yukarıda söz ettiğim tehlikeyi bertaraf edecek biçimde oluşturuyor bu imgeleri, bu sayede sarsıcı olduğu kadar da ayakları yere basan bir şiir dili kuruyor. “şehirde peyzaj kırkımda iltihap var/ şerbetçi otların arası var/ ağzımın kenarında yeşil çimen var kırları yedim”. Kitaba adını veren Darbuka Solo adlı şiirdeki bu dizeler, ilk başta çok belirgin olmasa da, şehir/kır ikilemine dair olduğu izlenimi doğuruyor bizde. Şiirin devamındaki ölü oksijen, kara karbon, tekstilde çalışan kızların balyozu betona indirişi, bu çağrışımı hem destekliyor hem güçlendiriyor. Sonra da zaten milföyden baba çıkmıyor, dost çıkmıyor cikletten, taşınmış topraklar hiçbir iklimi temsil etmiyor ve bununla yetinmiyor Loma, “ev yapımı bedenimle ev yapımıyım hangimiz değiliz ev yapımı/ yerle gök arasında korna sesleri arasında” deyiveriyor Pek Rengine Aldanma Felek Eski Felektir adlı şiirinde. Ardından, korna sesini, “zurna sesi Kürtçe sesi/ dahası var dahası yok” dizeleri takip ediyor. Aynı şiirdeki “biraz allık fırçayla hafif pudra asfalttan” dizesi, sözcükler arasında doğrudan anlam ilişkisi kuramadığımız, yarattığı çağrışım da çok belirgin olmayan bir dize. Bu dize, sözünü ettiğimiz “alışılmadık bağdaştırmalar” kapsamında değerlendirilebilir. Ancak hemen ardından gelen, “eğri boyun ve kaval kemiği işe giderken” dizesi, yine aynı tarz imge yapısında olmasına rağmen çağrışımın güçlenmesine neden oluyor. İlk dizedeki allık ve pudranın işe gitmeye hazırlanmayı, makyaj yapmayı, asfaltın işe gidilirken geçilen yolu, ikinci dizedeki eğri boyun ve kaval kemiğinin, boyun ağrısı, tutulması gibi belirtileri imlediğinden yapılan işin içeriğini anlattığı ortaya çıkıyor. Üçlüğün son dizesi olan “yalpa budur”, sadece işe giden kişinin değil, bütün bir iş dünyasının, çalışma hayatı denen mevhumun aslında insan türünün doğal yaşam biçimi içinde bir yalpalama olduğunu açık biçimde vurguluyor.

Kısacası “ben”den “biz”e geçiş, sadece bireysel olandan toplumsal olana değil, tüm dünyaya, insanlığın temel meselelerine doğru dalga dalga yayılan bir eksen oluşturuyor. Sözcüklerin ve dizelerin kendi aralarındaki bağlamsal ilişki ise ilk başta çok açık değilmiş gibi göründüğü, sadece anlama değil çağrışıma da izin vermeyeceği kuşkusu doğurduğu halde, aniden bağlam bağı güçleniyor. Bu yüzden de, daha ilk kitabıyla güçlü bir şiir aksı oluşturuyor Cemed Loma.

Cemed Loma şiirinin arabeskle imtihanı ise, bana göre kitabın yine dikkat çekici unsurlarından biri. Arabesk bir söylemi çağrıştırır gibi yaparak okura çalım atıyor, sırtını arabeske dayar gibi yaparak okuru ters köşeye yatırıyor; atıyorsa kendi kalesine değil, arabeske gol atıyor. Bu da, bu yazının kapsamını aşan, ayrıca ele alınması, değerlendirilmesi gereken bir konu. Ben şimdilik bu konuya küçük bir çentik atmış olayım. Devamını sizler getirirsiniz belki.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir